Biz önce CHP'ye değil halka bakalım!

Öyleyse, Türkiye ve Kuzey Kürdistan illerinde, emekçi mahallelerindeki, üniversite kampüslerindeki ve kent meydanlarındaki kitlesel halk eylemselliğinin tam ortasında konumlanmaya, meydanlardaki gösterileri, birleşik gece yürüyüşlerini, ders boykotlarını, kepenk ve kontak kapatma eylemlerini, işçilerin ve kamu emekçilerinin grevlerini büyütmeye dönük politik ve pratik seferberliğe girişmek DEM Parti'nin acil sorumluluğudur.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, basına yaptığı bir konuşmada, İmamoğlu'nun diplomasının iptal edilmesini ve akabinde tutuklanmasını eleştirip mahkum ettikten sonra şöyle dedi: "Biz CHP'nin eylemci kitlesi değiliz. Bizim bunları aşan ciddi bir yoğunluğumuz var. Biz barışı toplumsallaştırmaya çalışıyoruz."
Burada, DEM Parti'nin güncel politik pratiğine yön veren, ama acilen düzeltilmesi gereken, düzeltilmezse yalnızca sömürgeci faşist şeflik rejiminin işine yarayacak olan hatalı bir bakış açısı var.
İlkin, Tuncer başkanın sözleri, İmamoğlu'na yönelik faşist saray komplosuna karşı sokaklarda ve meydanlarda patlayan devasa halk öfkesinin bir CHP eylemi olduğunu ima ediyor. Oysa milyonlarca emekçinin ve ezilenin kent meydanlarına akın ettiği ve süreğenleşen polis saldırılarına direndiği, üniversiteli gençliğin genel boykota giriştiği, gösterilerin emekçi mahallelerine yayıldığı bu büyük halk hareketinin basitçe bir CHP eylemi olmadığı apaçık. Ortaya çıkan "olay", faşizme karşı politik özgürlük özleminin cisimleştiği muhtevasıyla da, faşist yasakçılığa boyun eğmeyen eylem biçimleriyle de burjuva solu CHP'nin boyunu çoktan aşmış durumda.
İstanbul Büyükşehir Belediyesine ve CHP yönetimine kayyum tehdidi CHP için yangın alarmını çalmış ve burjuva parlamentarist "normalleşme" tiyatrosundan vazgeçip sokakta muhalefet hattına geçmesi için uyarıcı olmuşsa da, iki haftadır sahnede olan büyük halk hareketi CHP'nin ne planladığı ne de beklediği bir gelişme. Bu "olay", tastamam, demokratik hak ve özgürlükleri gasp edilen emekçilerin, yoksullaşma krizinin girdabına itilen fakirlerin, erkek egemen tahakküm cenderesindeki kadınların, gelecek ümitleri gün geçtikçe karartılan öğrencilerin, inanç özgürlükleri zincire vurulmuş Alevilerin, toplumsal ve siyasal hayatın dinselleştirilmesine tepkili laiklerin, faşist küstahlığa ve zorbalığa artık tahammülü kalmayan ezilenlerin Erdoğan'ın faşist şeflik rejimine karşı ayağa kalkışı karakterini taşıyor. İmamoğlu'na yönelik faşist saray komplosunun bardağı taşıran son damla niteliğinde olduğunu görmek çok mu zor?
Alternatif bir siyasi hegemonya alanı yaratıp genişletecek bir birleşik devrimci-demokratik merkezden yoksunluk hali sürdükçe, halk ayaklanmasının gidişatında elbette CHP'nin siyasi inisiyatifi ağır basıyor. CHP'nin vekil dokunulmazlıklarının kaldırılmasında AKP'yle suç ortaklığı yapmayı, Kürdistan belediyelerine yönelik kayyum saldırılarına karşı direnişe ortak olmaktan kaçınmayı, hatta cumhurbaşkanlığı ve belediye başkanlığı seçimlerinde desteğini arkalama hesabındayken dahi DEM Parti'yle ilişkisini olabildiğince görünmez kılmayı kapsayan yakın geçmişteki olumsuz siyasi sicili elbette siyasi temkinliliğe maddi zemin sunuyor. Mansur Yavaş faşistinin Saraçhane meydanındaki kürsüden kustuğu ırkçı nefret ya da Zafer Partili faşistlerinin gösterilerde yükselttikleri ırkçı tezahürat elbette Kürtlerin haklı tepkisine neden oluyor. Dahası, CHP'nin çoktan düzen sınırları dışına taşmış olan halk ayaklanmasını daha da radikalleşmekten alıkoyma, kontrol altında tutma ve erken seçim çağrılarına kitlesel muhalefet dolgusu kılma çizgisinde yürüyeceğini elbette öngörmek gerekiyor.
Ama mesele bunlardan ibaret mi? Sokaklardaki tabloya bakınca CHP'nin düzen partisi niteliğini görmek ama ayaklanmış halk kitlelerini görmemek olur mu?
Kürt ulusal demokratik hareketinin Türkiye'deki güncel halk ayaklanması konusunda alması beklenen politik tutumla da ilişkili olarak, Tuncer başkana yönelteceğimiz iki soru temelinde tartışmaya devam edelim.
Birinci soru: Halk ayaklanmasını CHP'nin siyasi insafına bırakmak demokrasi mücadelesine kazandırır mı?
CHP'nin insafına bırakmak kazandırmayacağına, halk ayaklanmasının en nihayetinde sönümlenmesine, hatta bastırılmasına seyirci kalmak anlamına geleceğine göre, devrimci, demokrat, antifaşist, antişovenist bütün örgütlü güçlerin bu hareketin bağrında mevzilenmesi, halk ayaklanmasını ileriye taşıma amaçlı politik ve pratik müdahaleleri artırması gerekir. Kürt ulusal demokratik hareketinin Türkiye ve Bakur'daki örgütlü ve mücadeleci varlığı halk ayaklanmasının hem nitelik hem de nicelik boyutlarıyla ileriye taşınmasında değerlendirilebilecek çok önemli bir imkandır. DEM Parti'nin yaygın fiziki örgütlülüğü ve siyasi etkinliği ise halk ayaklanmasında alternatif bir siyasi hegemonya alanı geliştirebilmek, birleşik bir devrimci-demokratik merkez inşa edebilmek için kritik bir potansiyel dayanaktır.
Öyleyse, Türkiye ve Kuzey Kürdistan illerinde, emekçi mahallelerindeki, üniversite kampüslerindeki ve kent meydanlarındaki kitlesel halk eylemselliğinin tam ortasında konumlanmaya, meydanlardaki gösterileri, birleşik gece yürüyüşlerini, ders boykotlarını, kepenk ve kontak kapatma eylemlerini, işçilerin ve kamu emekçilerinin grevlerini büyütmeye dönük politik ve pratik seferberliğe girişmek DEM Parti'nin acil sorumluluğudur. Seçimlerde CHP'yle dolaylı veya dolaysız ittifak arayışına girmekte bunca bonkör olunurken, CHP'nin yörüngesinden henüz tümüyle çıkmasa dahi burjuva parlamentarizmin çitlerini aşıp geçen halk kitleleriyle sokakta bir araya gelmekte sakınımlı davranılması kabul edilemez.
İkinci soru: Türkiye'de halk ayaklanmasına doğrudan katılmamak Kürdistan'da ulusal demokratik talepler için sonuç almayı kolaylaştırır mı?
Kürt halk önderi Abdullah Öcalan'ın yaptığı "Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı"nın kapısını açması umulan yeni dönemde, Kürt ulusal demokratik taleplerinin faşist sömürgeciliğe dayatılmasının fiili meşru mücadele sahasında dişe diş bir kavgayı gerektirdiği ortada. Irkçı ve inkarcı sömürgeciliğin hem Bakur'da hem de Rojava'da en az tavizi verme ve vereceği tavizleri de kolayca geri alabileceği şartları kabul ettirme çizgisinde durduğu açık. Dolayısıyla, faşist şef Erdoğan'ın İstanbul Büyükşehir Belediyesine ve CHP yönetimine kayyum atama hazırlığı yaptığı, DEM Parti'nin "kent uzlaşısı" taktiğine karşılık verişi CHP'ye saldırmanın vesilesi kıldığı koşullarda, sömürgeci faşist saray iktidarının İmralı çağrısını demokratik hak ve özgürlüklerin kapsamını, Kürt ulusal demokratik siyaset sahasını genişletecek adımlarla öyle hızlı yanıtlayacağına dair iyimser bir bekleyiş pozisyonunda kalmak yalnızca kaybettirir.
DEM Parti için bu ayaklanmayı ileriye taşıma seferberliği, faşist sömürgeciliğin Türk işçi ve ezilenlerini şovenizm saflarında tutma imkanını etkisizleştirmek, Kürt ulusal demokratik talepleri konusunda esaslı bir geri adıma yanaşmayan karşıdevrim cephesinde siyasi yarılma yaratmak, İmralı'da Türk burjuva devlet yetkilileriyle yapacağı görüşmelerdeyse Öcalan'ın demokratik konumuna güç kazandırmak demektir. "Barışı toplumsallaştırmak" deniyorsa, şimdi bunun en kestirme yolunun ayaklanma halindeki Türk halk kitleleriyle bir arada bulunmaktan ve böylece onlarla siyasi etkileşimi yoğunlaştırmaktan geçtiği bellidir.
Patlak veren halk ayaklanmasının sömürgeci faşist şeflik rejimi saflarında nasıl derin bir endişeye yol açtığı, Erdoğan-Bahçeli ikilisinin ırkçı-faşist "iç cephe"sinin yığın temelini nasıl daraltmakta olduğu gözler önündedir. Bugün Türkiye'de ayaklanma düzeyinde kendisini ortaya koyan demokratik halk hareketi ile faşizme karşı en çetin direnişi sergilemiş olan Kürt ulusal demokratik hareketinin buluşması hem genel olarak demokratik hak ve özgürlükler uğruna mücadele için, hem de özel olarak Kürt ulusal demokratik talepleri uğruna mücadele için bir sıçrama eşiği olacaktır.
Gezi-Haziran ayaklanmasının 2013'te böyle bir büyük buluşmaya açtığı yola Kürt ulusal demokratik hareketinin erkenden adım atamaması, buna rağmen o yolun 2015'te HDP'nin kritik seçim başarısına kadar uzanması gerçeği hafızalarımızda halen canlıdır. İstanbul'daki o iki büyük kitle meydanının, birbirine yürüme mesafesinde olan Saraçhane ile Yenikapı'nın birleşmesi doğrultusunda 23 Mart günü sergilenemeyen politik inisiyatifi ortaya koymak için geç kalınmış değildir.
Türkiye'deki politik özgürlük mücadelesi ile Kürdistan'daki ulusal özgürlük mücadelesini birbirinden ayrı tutmak sömürgeci faşizmin işidir. Birleşik demokratik cephe partimiz DEM Parti ise politik dikkatini bu iki özgürlük mücadelesi nehrini mutlaka birleştirmeye, ezilenlerin birleşik genel direnişini gerçekleştirmeye odaklamalıdır.
*İşçi Sınıfı ve Ezilenlerin Sesi ATILIM gazetesinin 04 Nisan tarihli 213. sayısında yayımlanan başyazısı.